Ikigai ve Logos

Bir şeyler eksik. Ama hep…

edward-hopper-2.jpgVerimlilik 301: Multitasking Vebası ve İzafiyet yazısını yazarken değindiğim, uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konuydu bu: Hayatımızdaki eksik şeyler. Nelerdi bunlar? Daha iyi bir ev, iş, eşyalar, sevgili, arkadaş, tatil…hemen hemen her şey. Tamam, diyeceğimiz noktayı sayısal verilere göre belirleyişimizden ve ne kadar yükselse de o rakamların doyurduğunu hiç hissedemeyişimizden bahsediyorum. Ara sıra, her şeye el atıp da hepsini ortada bırakan “yarım yanım”la oturup kendimizi eksik hissetmemiz üzerine tartışıyor, nerelerde hata yaptık diye kafa patlatıyoruz, dertleşiyoruz. Hangi adımları yanlış attık da hala tatmin duygusunun yakınından bile geçmiyoruz, merak ediyoruz. Bir yerden sonra o bana yine denemek istediği yeni şeyleri anlatıyor, ben de her seferinde beni hiç dinlememiş olduğunu, yaşadıklarımızdan bir şey öğrenmemiş olduğunu tekrar fark ediyorum. Yetersizlik, yetişememezlik, eksiklik hislerimizi hatırlatıyorum ona, o da haklısın aslında gibi bir şeyler mırıldanıp hayallerini anlatmaya devam ediyor.
Çocuk gibi.

Yaşadığımız çevre tarafından belirlenmiş şartlar altında olmak kaydıyla, ancak başarılı olursak mutlu olabileceğimize dair bir inançla büyüdüm ve büyüyoruz. Kendimize göre bir başarı tanımı yapabilmek şöyle dursun, şu üniversiteden mezun olmak, ismi bilinir şu şirkette çalışmak, o tatile gitmek, bu eşyayı almak gibi yaşama dair elimize tutuşturulmuş son derece net bir reçetemiz var aslında. Ona harfiyen uyduktan sonra hissettiğimiz hayal kırıklığı, boşluk, hayatla ne yapacağını bilememe halleri ise, işte, ilaçların yan etkileri. Zamanla yaşamdan iyice keyif alamama, sadece hafta sonları için çalışma veya çalışmadığında kalan boşlukla ne yapacağını bilemediğinden sürekli çalışma (Pazar Nevrozu [3]), ne tatilin ne de paranın hiçbir zaman yetmemesi gibi durumlar da yeni bir hastalığın semptomları.
Varoluşsal kriz.

Bu duygularla ilk karşılaştığım zaman, malumunuz, 3 sene öncesiydi. Kelimenin tam anlamıyla yıllarca okuyup didindikten sonra kendimi her gün ağlarken ve “Her şey bu kadar mı? Hayat bundan mı ibaret?” sorularıyla baş başa bulmuştum. Kendimin değil başkalarının hayallerini ve gerçeklerini yaşamanın bedeli ağırdı. Bu yaşadıklarımın anlamını ve “anlam” kelimesinin diğer boyutlarını ise sonradan öğrenecektim.
Okumaya devam et

Reklamlar

Verimlilik 301: Multitasking Vebası ve İzafiyet

multitasking-illustration-vector

Kendimi tanımak ve hayatımda istemediğim şeyleri değiştirmek gayesiyle ayaklanıp bir şeyler yapmaya başlayalı tam 3 sene olmuş. Şöyle bir bakınca çok da uzun bir zaman geçmemiş, ama bir yandan da oldukça uzun bir zaman geçmiş. Sürekli aynı döngünün içerisinde sürüklendiğimi fark ettiğim ilk an… O anı sanırım asla unutmayacağım ve unutmamalıyım da. Değişimin başladığı asıl zaman, o an‘dı çünkü. Ardından yaşadıklarıma, çevremdeki insanlara, aileme ve hayata bakış açıma anlamlar ararken kendim olduğunu sandığım pek çok ben buldum. Sonra onları kaybettim, derken başka başka yerlere saçılmış olarak tekrar buldum. Bu köşe kapmacadan yorulmuş, acıkmış, sıkılmış ilerlerken fark ettim ki bulduklarım ancak ve ancak benim birer küçük parçam olabilecek nitelikteydiler. Nihayeti bulmak, yolun ucunda görünmüyordu. Bir uç yoktu. Bitiş çizgisi yoktu. Yürürken yolda bir takım parçalar buluyor, uygun bulduklarımı çantama atıyor, artık kullanmadıklarımı ise çantamdan uzaklaştırıyordum. Hepsi bu kadardı.

Bulduğum ben’lerden biri kendiyle yıllar yılı inanılmaz gurur duyuyordu. Çünkü o, aynı anda birden fazla işi aynı anda yürütmeyi çok iyi beceriyordu. O “multitasking” (çoklu görev) bir insandı. Bir süredir hayatımı verimli geçirmek, ona bir anlam katmak, böylelikle yaşamıma huzurla bakabilmek için kendime uygun bulduğum eğitimlere katılıyor, bolca okuyor ve öğrendiklerimi hayatıma uygulamaya çalışıyorum [1], [2]. Bu süreçte şimdilik son olarak kapışmam gereken engel işte tam olarak bu minik parçamdı. Ben ona “yarım yanım” diyorum. Yarım, çünkü çok fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışırken hiçbir şeyi tam olarak bitiremiyor. Yarım, çünkü bir şeye odaklanıp onda bir ustalık kazanabilecek, bir beceriyle hem kendine hem de başkalarına yardımcı olabilecekken tecrübesizliğiyle her şeyi ancak biraz bilebiliyor.

Kariyer sitelerindeki iş ilanlarında sık sık “multitasking” kelimesi ile karşılaşırsınız. Ve zannedebilirsiniz ki çok matah, çok yüksek zeka gerektiren bir yetenek. Doğası gereği hedef odaklı olmaktan ziyade sürece önem veren kadınlar veya daha doğru bir ifadeyle, dişil özü baskın olan kadın ve erkekler için bu pek de yeni bir haber değil; aynı anda birkaç işi yapmak onların hamurunda var. Dişil bir birey için olup olmama durumunu es geçsek bile bu özelliğin fazla zorlayıcı veya önemli olduğunu söyleyemeyiz. Bilakis, işin türüne bağlı olmakla birlikte çoğu zaman engelleyici, olumsuz bir özellik olarak karşımıza çıktığını söyleyebiliriz.

Neden mi?

Okumaya devam et

Verimlilik 201: Sığ Sular ve Derin İhtiyaçlar

47cfd00ad157d0c1338549ba29548fa2

Yazın başladığım daha verimli bir hayat sürme denemelerimi sonbaharda sürdürürken ilk fark ettiğim şey, olaya ne kadar yüzeysel baktığım olmuştu. [1] Az uyumak veya yapılacaklar listesini tamamlamak gibi uzun vadede herhangi bir plan yapmadan günü kurtarmak adına çıkılan yollar, verimden anladığımla bağdaşmıyordu aslında. Bu kelimenin benim için ne ifade ettiğini anlamak da önemli bir adım oldu. Benim için verimli bir gün demek, öncelikle bir şeyler ürettiğim bir gün demekti. Örneğin yazı yazdığım, fotoğraf çektiğim, yeni tarifler denediğim, bir soruna farklı bir çözüm bulduğum, el yapımı eşyalar, hediyeler yaptığım… Aynı zamanda bir arkadaşıma herhangi bir konuda destek olduğum, duygu paylaşımında bulunarak bağlantılar kurduğum, başka bir hayatta etki yaratabildiğim bir gün demekti. Anlam demekti. Ve bu anahtar kelimelerle ilerlemeye karar verdim.

Okumaya devam et

Verimlilik 101: Avokado ve İçimizdeki Maymun

Personal-Productivity-Blog-Photo
Hayatımı toparlamam lazım, acil bir düzen kurmam lazım tarzı cümleleri son günlerde o kadar sık kullanmaya başlamıştım ki gerçek anlamlarını yitirdiğini hissediyordum. Bir süredir zamanım olsa da yapsam, param olsa da gitsem dediğim her şeyi heyecanla birbirine katınca hayatım da çarşamba pazarı seyrinde ilerlemeye başlamıştı. Öyle ki, duygu iniş çıkışlarımın ayyuka ulaşması ile her gün değişen kararlarımdan ben bile yorulmuş ve sıkılmıştım. Üstelik tam da bu sebeple hiçbir şeyi tamamlayamıyor ve üzülüyordum. Oysa durup, derin bir nefes alıp sakin bir şekilde kendime sormam gereken sorular şunlardı:

  • Tamam, ben bunu uzun zamandır istiyordum, ama bir dur bakalım hala istiyor muyum?
  • Bunları ilk düşündüğümden bu yana çok şey değişti. Acaba isteklerim de değişmiş olabilir mi?
  • Peki ya isteklerim ihtiyaçlarımla örtüşüyor mu? Yoksa sadece birine/bir düşünceye/bir hayale özendiğim için mi bunları istemekte ısrar ediyorum?

Tabii ki bunları hiç düşünmeden bir yerlere koşturuyor ama asla sorgulamıyordum. Planladıklarımı yaptığımda da alacağıma inandığım hazzın onda birini ancak alabiliyordum zira yetişmem(!) gereken başka yerler vardı. Kızılderililer’in o meşhur sözündeki gibi, çok hızlı gidiyordum ve ruhum geride kalıyordu.
Okumaya devam et

Aklım Beş Karış Bulutlarda: Doğu Karadeniz

Başlarken

Kırılgan bir yanıma dokunuyor bu gezi üzerine düşünmek. Hayatımda gördüğüm en güzel yerleri herkese anlatıp başkalarının da (hala vakit varken) görmesine vesile olabilmek ile, kimsenin keşfetmemesi, dolasıyla doğasına zarar gelmemesi için hiç anlatmamak arasında uzun süredir gidip geliyordum. Yazın ortasında yaşadığımız iki sel vakasını unutturmak istercesine, kıyafetlerimizi üzerimize tutkalla yapıştıran neme inat olsun diye serin yerleri anlatma isteğimi yadsıyamam. Ama en çok bencillik üzerine bizzat bu gezide aldığım derslerden mütevellit, bir türlü yazmak için oturamadığım, oturduğumda da huzursuzlanıp sürekli başından kalktığım bu yazıyı, bir sene sonra olsa da bitirmek istedim.

Şubat ayından (ki ucuz uçak bileti için geç bile kalmıştım) ayarladığım, gitmeyi planladığım arkadaşlarım iptal etse de gitmekten vazgeçmediğim, tam 1 haftalık sere serpe Doğu Karadeniz Yaylaları turu! Yıllardır istediğim bu tur için özene bezene yaptığım alışverişler ve aylarca süren heyecandan sonra gezi günü gelip çattığında, ben mutsuzluktan ölüyordum. O her şeyin üst üste geldiği infilak etme noktasından bir önce hali. Bu sene içerisinde büyük çaplı başka geziler planlamış olsam da en çok Karadeniz’i merak ediyordum ve az buz bir para da ödememiştim; mecbur gidecektim. Herkese kızgın ve kırgın, yani en ergen halimle, valizimi topladım. Valizin fermuarını çekerken söyleniyor, gecenin köründe havalimanına dikileceğim için huysuzlanıyordum. Güvenlik kontrolünden geçerken bu geziyi hazırlarken aldığım zevkin onda biri kadarı bile yoktu içimde. Uçağa resmen ayaklarımı sürüyordum. Tek motivasyonum, gideceğim yerlerin bugünlerdeki gibi yapış yapış bir yaz yaşayan İstanbul’dan daha serin olacağı umuduydu. Bu halimle geziyi baltalayacağımdan adım gibi emin, bindim uçağa.

Kızgınlıkla kalkan rötarla oturur, dedim ama olmadı. Kendimi vakitlice Trabzon havalimanında buldum. Çünkü ağaçlarının yeşiline şükürler olsun ki, Karadeniz benim gibi birinden etkilenmeyecek kadar yapraktı, çaydı, şelaleydi, kuymaktı, göldü, tulumdu, baldı, dağdı.

Görülecek çok şey vardı.

1.Gün

Yol Şarkısı: https://www.youtube.com/watch?v=vjncyiuwwXQ

Temmuz ayının ilk Pazar sabahı, Trabzon Havalimanı’nın önünde sıralanmış onlarca beyaz servisin önünde kırmızı valizim ve kırmızı sırt çantamla suratsız bir şekilde bekliyordum. Sadece benim yazıldığım tur şirketinin (http://www.bukla.com/) bile kendine ait 16 adet aracı vardı; yani aynı gün 16 farklı tur başlıyordu! Bu kalabalıkta yaylalarda birbirimize çarparak mı gezeceğiz diye korkmama sonradan çok gülecektim. O karmaşanın arasında kendi tur rehberimi kolaylıkla buldum ve 15 kişilik gruba kimseyi tanımadan dalan iki kişiden biri olarak en öne oturtuldum. 🙂 Grubun geri kalanını beklerken tepeden denizi izleyerek kahvaltı yapabileceğimiz bir yere götürüldük; Karadeniz tatlarıyla ilk tanışmamız da böyle oldu. Ama bir hafta boyunca yediğim inanılmaz lezzetleri düşününce orası oldukça vasat kaldı. Sabırsızlık işte.

15 kişilik grubumuz 58 yaşında, tek başına gelmiş ve bizden iyi yürüyen çakı gibi bir teyze, bir emekli albay ve 3 doktor başta olmak üzere çok farklı hayatlar süren kişilerden oluşuyordu. Tam bir cümbüş. Sayımız tamamlanınca önce bölgede iki taş köprüyü bir arada görebildiğimiz Çifteköprü’yü ziyaret edip kısa bir fotoğraf molası verdik. Gürüldeyerek akan sular kulaklarımızı tatlı bir şekilde uğuldatıyordu. Yakınlarda ayarlanmış bir yerde güzel bir öğle yemeği yedikten sonra şelale yolundaki yürüyüşümüze başladık. Yarım saat kadar patikadan yaptığımız bu yürüyüş, ilk ve en kısa yürüyüşümüzdü. Bir yandan rehberimizin doğada yürümekle ilgili uyarılarına dikkat etmeye çalışıyor, bir yandan da ilk defa bu kadar yüksek ağaçların arasında olmaktan ötürü başım dönüyordu. Kaygan olduklarından, ağaçların köklerine ve ıslak tahtalara basmamaya dikkat ederek eğimli patikadan çıktık ve Mençuna Şelalesi’ne vardık.

1

Mençuna Şelalesi

Şelale, Lazca’da “hisseli”dirler anlamına gelen “Mençunan” kelimesinden ve iki köyün üzerinde hak iddia ederek birbirine girmesinden sonra bu ismi almış. Yaklaşık 70 metreden dökülen Mençuna Şelalesi, hayatımda gördüğüm en büyük şelaleydi ve önümüzdeki günlerde önünde hayranlıktan bayılacağım onca manzarayı bilmediğimden, kendisinden ziyadesiyle etkilendim. 🙂 Tehlikeli pozisyonlarda bolca ıslanarak fotoğraf çekildikten sonra dönüş yoluna geçtik. Patika yolu boyunca sağlı sollu yazılmış yazılar ise en güzel sokak yazıları olarak hafızama kazındı:

“Doğayı bekçi değil sevgi korur.”

“Doğayı korursan doğa da seni korur.”

İlk iki gecemiz Artvin’de geçeceğinden yolumuz uzundu ve şelale dönüşü hemen hareket aldık. Konaklayacağımız Green Roof Otel, Gürcistan sınırında yer alan ve 6’sı Türkiye sınırı içerisinde, toplam 18 köyden oluşan Macahel’deydi. Borçka’ya bağlı olan Macahel, Gürcü dilinde Maca(el) ve Hel(bilek) anlamına geliyormuş. Macahel yolu boyunca güneşin batışını kah dağların tepesine tırmanarak kah nehirlerin arasından aşağıya kıvrılarak izledik. Gördüğümüz manzaralar karşısında biz yerli turist ahalisi “Ayy hayatımda gördüğüm en güzel manzara!” şeklinde nidalar koyuversek de tur ekibi, “Bunlar bir şey değil yaa.” derken çok haklılardı. Her geçen gün birbiriyle karşılaştıramayacağımız güzellikte başka manzaralara tanık olacaktık.
Okumaya devam et

Tek başıma eve çıkarken öğrendiğim 6+2 ders

Criss Canning

Tulips and Kimono, Criss Canning

2017 senesine bir gün geri dönüp baktığımda, aklıma en çok gelecek şeylerin koliler olmasından endişe diyorum. Bir süredir kendimi taşınma, iki ayrı ev yerleştirme, her dakika patlayan yeni bir inşaat mevzusuyla uğraşma, eve gelen ustalara başka işler de kitleme (bkz. ampulü de değiştirebilir misiniz, boyum yetişmiyor) ve bunların yanında bir de yeni başladığım iş yerine adapte olma gibi, hayatıma aynı anda dalıveren telaşlara vermiştim. Manik depresif geçen ve daha yeni kazanmaya başladığım paramın suyunu hızla çeken 2 aydan sonra ancak ayaklarımı uzatıp bir kahve içebiliyorum.

Yaşarken sadece çözümlerine odaklandığımdan üzerini geçiştirdiğim (tamam, arada birtakım ağlama krizine de konu oldular), lakin içimde çok kaldığından beni şişiren birkaç sözü ve öğrendiğim dersleri buraya bırakıp tamamen rahatlamak niyetindeyim.

Ha bir de Anadolu Yakası’na yolunuz düşerse beklerim.

Neler mi öğrendim? Başlayalım:

Okumaya devam et

Başıma bir iş gelmeyecekse, Carpe Diem?

İnsanın hangi yaşta ne yaşayacağı hiç belli olmuyor. İnsan çoğu zaman erken büyümek zorunda kalıyor. Bazense bir yanı büyüyor, bir yanı çocuk kalıyor-tabii sonra o çocuk yanına bin şükrediyor. Aslına bakarsanız, insan orantısız büyüyor. Yamuk yumuk olmuş ellerini, yüzünü, kalbini göstermeye cesaret ettiği anda da özgürce yaşamayı öğreniyor.

Çoğumuz özgür filan değiliz, zira “burada”, yani “şu anda” yaşamıyoruz. Evet carpe diem hakkında iki kelam da ben edeceğim ama sıkılmayacaksınız, söz. “Şu an”ı tam olarak yaşamıyoruz çünkü yaşantımızın sorumluluğunu almak ağır geliyor. En kaba tabirle, yemiyor. “Yaşayamıyoruz” değil, “yaşamıyoruz” diyorum özellikle, çünkü bunun kararını yine bize ait olduğuna inanıyorum. Düşün ki, bugüne kadar saçını tel tel beyazlatan (evet, iyice arttılar; hayır, boyamayacağım) her hikayenle şimdiki zamana gelmişsin. Peki ya hayatın istediğin gibi değilse? İşte o noktada, hızlanarak bir an önce geleceğe koşmak ya da acı da olsa hiç değilse aşina olduğumuz geçmişimize saklanmak istiyoruz. Her şeyi başarılı/başarısız, iyi/kötü ve daha nice sıfatlarla ikiye bölerken, gri alanlardan hiç hazzetmez, orta noktalara burun kıvırırken bundan farklı şekilde davranmamız da beklenemezdi gerçi.
Okumaya devam et