Verimlilik 101: Avokado ve İçimizdeki Maymun

Personal-Productivity-Blog-Photo
Hayatımı toparlamam lazım, acil bir düzen kurmam lazım tarzı cümleleri son günlerde o kadar sık kullanmaya başlamıştım ki gerçek anlamlarını yitirdiğini hissediyordum. Bir süredir zamanım olsa da yapsam, param olsa da gitsem dediğim her şeyi heyecanla birbirine katınca, hayatım da çarşamba pazarı seyrinde ilerlemeye başlamıştı. Öyle ki, duygu iniş çıkışlarımın ayyuka ulaşması ile her gün değişen kararlarımdan ben bile yorulmuş ve sıkılmıştım. Üstelik tam da bu sebeple hiçbir şeyi tamamlayamıyor ve üzülüyordum. Oysa oturup, bir nefes alıp sakin bir şekilde kendime sormam gereken sorular şunlardı:

  • Tamam, ben bunu uzun zamandır istiyordum, ama bir dur bakalım hala istiyor muyum?
  • Bunları ilk düşündüğümden bu yana çok şey değişti. Acaba isteklerim de değişmiş olabilir mi?
  • Peki ya isteklerim ihtiyaçlarımla örtüşüyor mu? Yoksa sadece birine/bir düşünceye/bir hayale özendiğim için mi bunları istemekte ısrar ediyorum?

Tabii ki bunları hiç düşünmeden bir yerlere koşturuyor ama asla sorgulamıyordum. Planladıklarımı yaptığımda da alacağıma inandığım hazzın onda birini ancak alabiliyordum zira yetişmem(!) gereken başka yerler vardı. Kızılderililer’in o meşhur sözündeki gibi, çok hızlı gidiyordum ve ruhum geride kalıyordu.

Aslına bakarsanız, her şey bundan birkaç ay önce başlamıştı. Zamanında bir arkadaşımın verdiği öneriyi dinleyerek elimde birer kağıt kalem ile oturup, bir hafta içi gününde neler yaptığımı, hangi işe ne kadar vakit ayırdığımı yazmaya karar verdim. Böylece bir günde ortalama neler yaptığıma bakabilir, yapmak istediklerimi programıma ekleyebilir ve gereksiz gördüklerimi çıkararak verimliliğimi artırabilirdim. Çıkardığım tabloda bir günde yemeğe, işe, yola, uykuya ve hazırlıklara ne kadar vakit ayırdığımı gördüğümde resmen içim acıdı. En basit tabirle, bir öküzcük göğsüme oturuverdi çünkü hayatımın büyük bir kısmını resmen çöpe atıyordum. Rakamları önüme somut bir şekilde dizilmiş olunca da görmezlikten gelemedim ve bir şeyleri değiştirmeye karar verdim.

Okumaya devam et

Reklamlar

Aklım Beş Karış Bulutlarda: Doğu Karadeniz

Başlarken

Kırılgan bir yanıma dokunuyor bu gezi üzerine düşünmek. Hayatımda gördüğüm en güzel yerleri herkese anlatıp başkalarının da (hala vakit varken) görmesine vesile olabilmek ile, kimsenin keşfetmemesi, dolasıyla doğasına zarar gelmemesi için hiç anlatmamak arasında uzun süredir gidip geliyordum. Yazın ortasında yaşadığımız iki sel vakasını unutturmak istercesine, kıyafetlerimizi üzerimize tutkalla yapıştıran neme inat olsun diye serin yerleri anlatma isteğimi yadsıyamam. Ama en çok bencillik üzerine bizzat bu gezide aldığım derslerden mütevellit, bir türlü yazmak için oturamadığım, oturduğumda da huzursuzlanıp sürekli başından kalktığım bu yazıyı, bir sene sonra olsa da bitirmek istedim.

Şubat ayından (ki ucuz uçak bileti için geç bile kalmıştım) ayarladığım, gitmeyi planladığım arkadaşlarım iptal etse de gitmekten vazgeçmediğim, tam 1 haftalık sere serpe Doğu Karadeniz Yaylaları turu! Yıllardır istediğim bu tur için özene bezene yaptığım alışverişler ve aylarca süren heyecandan sonra gezi günü gelip çattığında, ben mutsuzluktan ölüyordum. O her şeyin üst üste geldiği infilak etme noktasından bir önce hali. Bu sene içerisinde büyük çaplı başka geziler planlamış olsam da en çok Karadeniz’i merak ediyordum ve az buz bir para da ödememiştim; mecbur gidecektim. Herkese kızgın ve kırgın, yani en ergen halimle, valizimi topladım. Valizin fermuarını çekerken söyleniyor, gecenin köründe havalimanına dikileceğim için huysuzlanıyordum. Güvenlik kontrolünden geçerken bu geziyi hazırlarken aldığım zevkin onda biri kadarı bile yoktu içimde. Uçağa resmen ayaklarımı sürüyordum. Tek motivasyonum, gideceğim yerlerin bugünlerdeki gibi yapış yapış bir yaz yaşayan İstanbul’dan daha serin olacağı umuduydu. Bu halimle geziyi baltalayacağımdan adım gibi emin, bindim uçağa.

Kızgınlıkla kalkan rötarla oturur, dedim ama olmadı. Kendimi vakitlice Trabzon havalimanında buldum. Çünkü ağaçlarının yeşiline şükürler olsun ki, Karadeniz benim gibi birinden etkilenmeyecek kadar yapraktı, çaydı, şelaleydi, kuymaktı, göldü, tulumdu, baldı, dağdı.

Görülecek çok şey vardı.

1.Gün

Yol Şarkısı: https://www.youtube.com/watch?v=vjncyiuwwXQ

Temmuz ayının ilk Pazar sabahı, Trabzon Havalimanı’nın önünde sıralanmış onlarca beyaz servisin önünde kırmızı valizim ve kırmızı sırt çantamla suratsız bir şekilde bekliyordum. Sadece benim yazıldığım tur şirketinin (http://www.bukla.com/) bile kendine ait 16 adet aracı vardı; yani aynı gün 16 farklı tur başlıyordu! Bu kalabalıkta yaylalarda birbirimize çarparak mı gezeceğiz diye korkmama sonradan çok gülecektim. O karmaşanın arasında kendi tur rehberimi kolaylıkla buldum ve 15 kişilik gruba kimseyi tanımadan dalan iki kişiden biri olarak en öne oturtuldum. 🙂 Grubun geri kalanını beklerken tepeden denizi izleyerek kahvaltı yapabileceğimiz bir yere götürüldük; Karadeniz tatlarıyla ilk tanışmamız da böyle oldu. Ama bir hafta boyunca yediğim inanılmaz lezzetleri düşününce orası oldukça vasat kaldı. Sabırsızlık işte.

15 kişilik grubumuz 58 yaşında, tek başına gelmiş ve bizden iyi yürüyen çakı gibi bir teyze, bir emekli albay ve 3 doktor başta olmak üzere çok farklı hayatlar süren kişilerden oluşuyordu. Tam bir cümbüş. Sayımız tamamlanınca önce bölgede iki taş köprüyü bir arada görebildiğimiz Çifteköprü’yü ziyaret edip kısa bir fotoğraf molası verdik. Gürüldeyerek akan sular kulaklarımızı tatlı bir şekilde uğuldatıyordu. Yakınlarda ayarlanmış bir yerde güzel bir öğle yemeği yedikten sonra şelale yolundaki yürüyüşümüze başladık. Yarım saat kadar patikadan yaptığımız bu yürüyüş, ilk ve en kısa yürüyüşümüzdü. Bir yandan rehberimizin doğada yürümekle ilgili uyarılarına dikkat etmeye çalışıyor, bir yandan da ilk defa bu kadar yüksek ağaçların arasında olmaktan ötürü başım dönüyordu. Kaygan olduklarından, ağaçların köklerine ve ıslak tahtalara basmamaya dikkat ederek eğimli patikadan çıktık ve Mençuna Şelalesi’ne vardık.

1

Mençuna Şelalesi

Şelale, Lazca’da “hisseli”dirler anlamına gelen “Mençunan” kelimesinden ve iki köyün üzerinde hak iddia ederek birbirine girmesinden sonra bu ismi almış. Yaklaşık 70 metreden dökülen Mençuna Şelalesi, hayatımda gördüğüm en büyük şelaleydi ve önümüzdeki günlerde önünde hayranlıktan bayılacağım onca manzarayı bilmediğimden, kendisinden ziyadesiyle etkilendim. 🙂 Tehlikeli pozisyonlarda bolca ıslanarak fotoğraf çekildikten sonra dönüş yoluna geçtik. Patika yolu boyunca sağlı sollu yazılmış yazılar ise en güzel sokak yazıları olarak hafızama kazındı:

“Doğayı bekçi değil sevgi korur.”

“Doğayı korursan doğa da seni korur.”

İlk iki gecemiz Artvin’de geçeceğinden yolumuz uzundu ve şelale dönüşü hemen hareket aldık. Konaklayacağımız Green Roof Otel, Gürcistan sınırında yer alan ve 6’sı Türkiye sınırı içerisinde, toplam 18 köyden oluşan Macahel’deydi. Borçka’ya bağlı olan Macahel, Gürcü dilinde Maca(el) ve Hel(bilek) anlamına geliyormuş. Macahel yolu boyunca güneşin batışını kah dağların tepesine tırmanarak kah nehirlerin arasından aşağıya kıvrılarak izledik. Gördüğümüz manzaralar karşısında biz yerli turist ahalisi “Ayy hayatımda gördüğüm en güzel manzara!” şeklinde nidalar koyuversek de tur ekibi, “Bunlar bir şey değil yaa.” derken çok haklılardı. Her geçen gün birbiriyle karşılaştıramayacağımız güzellikte başka manzaralara tanık olacaktık.

3

Macahel yolu

Okumaya devam et

Tek başıma eve çıkarken öğrendiğim 6+2 ders

Criss Canning

Tulips and Kimono, Criss Canning

2017 senesine bir gün geri dönüp baktığımda, aklıma en çok gelecek şeylerin koliler olmasından endişe diyorum. Bir süredir kendimi taşınma, iki ayrı ev yerleştirme, her dakika patlayan yeni bir inşaat mevzusuyla uğraşma, eve gelen ustalara başka işler de kitleme (bkz. ampulü de değiştirebilir misiniz, boyum yetişmiyor) ve bunların yanında bir de yeni başladığım iş yerine adapte olma gibi, hayatıma aynı anda dalıveren telaşlara vermiştim. Manik depresif geçen ve daha yeni kazanmaya başladığım paramın suyunu hızla çeken 2 aydan sonra ancak ayaklarımı uzatıp bir kahve içebiliyorum.

Yaşarken sadece çözümlerine odaklandığımdan üzerini geçiştirdiğim (tamam, arada birtakım ağlama krizine de konu oldular), lakin içimde çok kaldığından beni şişiren birkaç sözü ve öğrendiğim dersleri buraya bırakıp tamamen rahatlamak niyetindeyim.

Ha bir de Anadolu Yakası’na yolunuz düşerse beklerim.

Neler mi öğrendim? Başlayalım:

Okumaya devam et

Başıma bir iş gelmeyecekse, Carpe Diem?

İnsanın hangi yaşta ne yaşayacağı hiç belli olmuyor. İnsan çoğu zaman erken büyümek zorunda kalıyor. Bazense bir yanı büyüyor, bir yanı çocuk kalıyor-tabii sonra o çocuk yanına bin şükrediyor. Aslına bakarsanız, insan orantısız büyüyor. Yamuk yumuk olmuş ellerini, yüzünü, kalbini göstermeye cesaret ettiği anda da özgürce yaşamayı öğreniyor.

Çoğumuz özgür filan değiliz, zira “burada”, yani “şu anda” yaşamıyoruz. Evet carpe diem hakkında iki kelam da ben edeceğim ama sıkılmayacaksınız, söz. “Şu an”ı tam olarak yaşamıyoruz çünkü yaşantımızın sorumluluğunu almak ağır geliyor. En kaba tabirle, yemiyor. “Yaşayamıyoruz” değil, “yaşamıyoruz” diyorum özellikle, çünkü bunun kararını yine bize ait olduğuna inanıyorum. Düşün ki, bugüne kadar saçını tel tel beyazlatan (evet iyice arttılar, hayır boyamayacağım) her hikayenle şimdiki zamana gelmişsin. Peki ya hayatın istediğin gibi değilse? İşte o noktada, hızlanarak bir an önce geleceğe koşmak ya da acı da olsa hiç değilse aşina olduğumuz geçmişimize saklanmak istiyoruz. Her şeyi başarılı/başarısız, iyi/kötü ve daha nice sıfatlarla ikiye bölerken, gri alanlardan hiç hazzetmez, orta noktalara burun kıvırırken bundan farklı şekilde davranmamız da beklenemezdi gerçi.

Peki ya her zaman beklediğin, gece uyumadan önce hayaller kurduğun günler geldi diyelim, onları yaşamaya cesaretin olur muydu? Oturduğun yerden hayaller kurmak, vakit geçsin diye sezon sezon dizi izleyerek geleceği bir otobüsü bekler gibi beklemek, kötü giden her şey için bugünü suçlamak kolaydı. Peki senin günlerin gelse, her şey beklediğinden bile öyle güzel olsa ki gözlerin dolsa, hatta inanamasan… Onları hakkıyla yaşayabilecek miydin? Onları hakkettiğine inanabilecek miydin? Hareketlerin kıvraklaşacak, metrobüste insanlara gülümseyecek, kim ne der diye düşünmeden kahkahalar koyverebilecek miydin? Kıymetini bilecek miydin, yoksa “Ya şu da olsa iyiydi…” diye düşünmeye devam mı edecektin? Cesaret edecek miydin kendi zamanını yaşamaya?

Konuyu toparlayabildiğimden veya tam olarak ne demek istediğimden pek emin değilim, sadece aklımda dolanan tilki şuydu: Oruç Aruoba bir şiirinde,

“Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.
Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.
Nasıl, bir yer, bir yolun başı ya da sonu;
bir yol da, bir yerden önceki ya da sonraki
bir durumsa – kişinin durumu da,
hep, öyle, ya da, böyledir…
Yerini yitiren kişi,
yola çıkmak zorundadır.”

diyordu. Okuduğumdan beri uzun zaman geçti ama bugünlerde sürekli bu dizelere takılıp düşüyorum. Gerçekten ne demek istediğini şimdi anlıyorum ve üzerine biraz konuşmak istedim sanırım.

Ben, hayatımda ilk defa “bir yere gitmek” istemiyorum. Ne başka bir ülkeye, şehre ne de başka bir işe. Elbette ki gezmeyi hala çok seviyorum, yeni yerlerin, deneyimlerin peşinden elimde listelerle koşmaya devam ediyorum. Oturup en afililerinden hayaller kuruyorum. Sadece, şu anda olduğum yerde mutluyum. Gitmek istemiyorum. Üstelik çok garip, aradığım yerin burası olduğunu bile bilmiyordum. Sahip olduklarımla ve olmadıklarımla, başıma bir iş gelmeyecekse, mutluyum ve bir o kadar da onları yaşayamamaktan, kıymetlerini bilememekten korkuyorum.

Bu yüzden her sabah uyandığımda kendime yaşadığımı hatırlatıyorum. Kapımı kilitlerken acele etmiyorum. Öğle yemeğimi yerken sadece öğle yemeğimi yiyorum. Hava güneşli veya yağmurlu diye modumu değiştirmiyorum. Kahvemi içerken her seferinde “Oh be, kahve ne güzel içecek!” diyorum. Eve dönerken sürekli değişen yolları, beni hep dinç tutmayı başaran şehri izliyorum; trafiği değerlendirip kitap okuyorum. Ama kendime her an hatırlatmazsam eğer unutuyorum: Ben, yaşıyorum.

Hayatımı yaşayacak kadar cesaretim var mı?
Öyle umuyorum.

Sevgiler,

Mayıs 2017

p2wNDxR5ttutBiX2iVtR_DimitraMilan1

Dimitra Milan

Yalnızlığın E Hali

edward hopper

The Automat, Edward Hopper (1927)

8/2 kuralını biliyor muydunuz? Bir konu ile alakalı memnuniyetini 10 kişilik bir gruptan sadece 2 kişi belirtiyormuş. Memnuniyetsiz olduğunda ise aynı 10 kişinin 8’i birden dile geliyormuş. Olumsuzluklara daha çok odaklandığımızın istatistiği yani.

Bugünlerde kendi mutlu ve mutsuz hallerimi, tepkilerimi ve bilhassa bunları çevremdekilerin nasıl karşıladığını gözlemliyorum. Mesela, olumsuz tecrübelerimi paylaşmak istediğimde “Biraz da pozitif tarafından bak..” ile başlayan cümleler duyunca karşımdakinin samimiyetine artık pek inanmaz oldum. Bence o kişi beni zerre dinlemiyor. Elbette ki yaşadıklarımızdan çıkaracağımız dersler var ve sürekli olarak oturup onlara ağlamak bir şeyi değiştirmiyor. Hatta dönüp durup aynı konudan dert yanıyorsam, beni lütfen uyarın ki susayım. Ancak duygularımı bir cesaret ortaya döktüğümde sürekli “Bak aslında her şey ne kadar güzel.” veya “Aman canım o da dert mi!” ifadelerini duymak kendimi daha da üzmekten ve karşımdakine bir tokat patlatmak isteği duymamdan başka bir işe yaramıyor. “Evet canım, dert!” diye bağırıp onu çılgınca sarsmak istiyorum. Telkinlerden önce, anlaşıldığımı ve hissettiklerimin normal olduğunu bilmeye çok ihtiyacım var benim. Ve biliyorum ki aslında hepimizin buna çok ihtiyacı var. Bir tavsiye almak istediğimde bunu zaten dile getiriyorum, üzerinde konuşup tartışıyoruz. Duygularımı paylaşmamın ana sebebi hafiflemek ve o şekilde, yani olduğum gibi kabul görmek. Kahkahalar atarken de, hırçınlıkla etrafıma sataşırken de… Anlaşıldığımı hissedemeyince de kendi içime dönüyorum; arkadaşlarımı görmektense kendi halimde, rahatlıkla duygularımı yaşayabileceğim, yalnız bir hafta sonunu tercih ediyorum.

Bir de işin olumlu(!) tarafı var. İnsanlarla mutluluğumu paylaşırken de neredeyse mutsuzluğumu paylaştığım zamanki kadar yalnız hissetmeye başladım. Memnun olduğum bir şeyi ifade ettiğimde hemen bir karşı argüman, olumsuz bakış açısı, “Başta öyledir tabii..” veya “Şimdi böyle diyorsun ama sonra yine konuşalım haha.” gibi cümleler duyuyorum. Ve şok oluyorum! Herkes böyle değil tabii ama ne kadar büyük bir çoğunluk olduğuna ben bile inanamıyorum, ki ben tek boynuzlu atların koşturduğu bir dünyada yaşadığımı düşünmedim hiçbir zaman. Hatta rüyamda bile hiç tek boynuzlu at görmedim. İlk aklıma gelen Harry Potter’dakiler oluyor, onların da Voldemort tarafından kanı içiliyordu. Neyse bu noktada çok dağılabilirim, demek istediğim, pembe bulutlarda yaşamayan ben bile inanamıyorum yakınlarımın mutluluğumu görmezden gelmesine, negatif yorumlarıyla bastırmasına. Mutsuzluğumu paylaşamamaktan daha korkunç bir duyguymuş bu. Kırılıyor, hevesim kaçıyor, içime kapanıyorum.

Okumaya devam et

Ayakkabı kutuları ve bazı minimal hareketler

8ad0b341ddb6f12c5fd62b6acf471819

Yılın en sevdiğim ikinci mevsimi, ilkbahar. Aylardan sonra gördüğüm güneşten mi, içime doğru açan çiçeklerden mi, yoksa kış uykusundan uyanıp kıpırdanan hormonlarımdan mı bilmiyorum ama verdiği enerjiyi sonuna kadar kullanmaya kararlıyım bu sene de. Bahar gelir de temizliği olmaz mı, bununla ilgili yazı yazmayan bir ben mi kalmıştım diye düşünürken aslında bir sonbaharda başlayan ve bir nevi “hayat temizliği”ne dönüşen hikayemi anlatırken buldum kendimi. Yazarken elime bir de çay aldım, belki siz de alırsınız. Çünkü çay her mevsimin yanında çok iyi gidiyor.

Kendi küçük dünyamdaki eşyaları azaltmaya ilk olarak 1,5 sene kadar önce, geçici evimize taşındığımda başlamıştım. “Bir karar aldım, artık minimal yaşamaya ve daha az tüketmeye başlayacağım!” gibi bir epifani ile kalkmadım yatağımdan. Yeni evde en fazla 2 sene yaşamayı planladığım için yaptığım kolilerin bir kısmını hiç açmamak mantıklı gelmişti. Sahip olduğum tüm kitapları bu sürede okumayacağım veya ilkokuldan kalma ayıcığımı özlemeyeceğim aşikardı zira. Haklı da çıktım; kaldırdığım kolilerden bırakın bir şey aramayı, onların varlığını bile unuttum. Çıkardığım eşyalardan da kullanmadığım o kadar çok şey oldu ki, yaşamak için fazla eşyaya ihtiyacım olmadığı gerçeğini görmezden gelemez oldum. Böylece hayatımda yavaş yavaş temizlik yapmaya başladım. Ama çok yavaş. Yılların istifçiliğini öylece bırakacağımı düşünmüyordunuz herhalde? Farkındalığım ve ben bir süre savaştıktan sonra pes ederek, bir yerden başlamak lazım dedim ve işe ayakkabı kutularımdan başladım. Ayakkabı kutusu derken yanlış anlaşılmasın, ben öğretmen çocuğuyum, içinde dolar filan tut(a)mıyorum. Benim için ayakkabı kutuları, anı olarak sakladığım eşyalarımı koyduğum boş kutulardan ibaret. Hepsini bir güzel ters yüz ettim; içlerinden ne saçmalıklar çıktığından bahsedersem utanırım ama hepsini attım. Yine de kıyamadığım şeyler oldu, mesela onca sinema bileti koçanı boşuna saklanmamıştı ya? Bir kısmı kalsa da daha ilk kutuyu boşaltırken bile içimin ferahladığını hissedebiliyordum. Sanki anılarımı kutulardan ziyade omuzlarımda saklamışım bugüne kadar. Güzelce silkindim.

Ve bunun gazıyla devam ettim. 38e0c45506b7de403ff2d05903f25d64

Çocukluktan kalma eşyalar, süs biblolar, dosyalar, eski posterler..hepsine hoşça kal dedim. Bu temizliği yaparken nelere gerçekten ihtiyacım var/yok kısmını ise daha iyi fark etmeye başladım. Kendi ihtiyaçlarımı belirledim. Bunları da uzun bir süreçte yaptım; sakince her eşyamı elime alıp uzun uzun inceledim, benim için anlamını düşündüm. “Bunu atarsam ne kaybederim? Hafızamdaki anılar veya fotoğraflar yetmiyor mu?” sorularına cevabım “Yetiyor.” idiyse, attım gitti. Bugüne kadar nelere para harcadığımı görmek ise bence travmanın ta kendisiydi. Emek emek kazanılan paralar nelere gitmiş inanamıyorum diye dizlerimi döverken anneannem görseydi herhalde benimle gurur duyardı.

Okumaya devam et

Bir Teşekkür

Sevgili 2016,

Sana biraz içimi dökmek, biraz da teşekkür etmek istedim.

Yaklaşık 5 aydır çalışmıyorum. Ama bana sorarsan 5 hafta bile olmadı işten ayrılalı. Üzgünüm Einstein ama zamanın göreceliliği beni hala şaşırtıyor. Sabahların akşamlara bu kadar çabuk varabildiğini, keşke gün bitmeseydi diyeceğimi hiç tahmin etmezdim. Bir yandan saatlerin dörtnala geçişine, hangi günde olduğumu düşünmeden söyleyemememe, tarihleri ise hepten unutmama şaşırıyor, bir yandan da olan biten her şeye karşın en huzurlu olduğum dönemlerden birini yaşıyorum. Deneyimlerimi ve bunlardan çıkardığım dersleri not ediyor, hayallerimi planlara ve gerçeklere dönüştürüyor ve sahip olduğumu yeni fark ettiğim düşüncelerimi keyifle dinliyorum. İlk başta çok kızmıştım sana 2016, ama bu boşluk en çok ihtiyacım olan şeymiş meğer. İçimdeki her şey kocaman bir nefes aldı da rahatladı. Oh!

En son üniversiteden mezun olup da heyecanlı bir şekilde iş aradığım dönem böyle kıpır kıpırdı içim. O zamanlar kendimden yarı umutlu, gelecekten ise bir hayli umutluydum. Hani o hiç gelmeyen yarınlardan ve büyük mutluluklar vaat eden büyük şirketlerden. 3,5 sene kadar (büyüklerimize muhtemelen hiçbir şey gelen) aralıksız gece gündüz çalıştıktan sonra dönüp baktığımda görüyorum ki, umudu yüklemem gereken tek şey “kendim”miş. Ne bir başkası, ne bir kurum (hele asla bir kurum değil), ne de uzaktaki bir gelecek. Sadece ben. Neden mi?

Yaşamı dişli çark sistemiyle çalışan bir makineye benzetiyorum ben. Hatırlar mısın hani, basit makineler konusu. 🙂 En az iki dişli çarktan oluşan bir sisteme güç uygularsan eğer, birinin dişleri bir başkasının dişlerine girerek onların dönmesini sağlar. Böylece hareket aktarılmış olur ve basit bir makineyi çalıştırmış olursun. Bunu hayata uyarlayacak olursak, ilk dişli çarka uygulanan kuvvet “sen” oluyorsun. Bunu da bir şey yaparak yapıyorsun. Ne olursa. Yeter ki bir hareket olsun. Yaptığın bu hareket tıpkı çarklarda olduğu gibi hayatındaki bir başka şeyi harekete geçiriyor, o da bir başkasını itekliyor derken bir bakmışsın, yaşamın tıkır tıkır çalışıyor. Dengeni bulmuşsun. Sen bir şey yapmadığında, yani durduğunda, yaşamın da duruyor. Yerinde sayıyor. Yıllar geçse de olduğun yerde kalakalıyor, kahroluyorsun. Kendini, çevreni, ülkeni suçluyor, bulunduğun seneye sayıp sövüyorsun. Sorumluluk almaktan kaçıyorsun. Oysa ki yaşamdan umutlu olmak, keyifli bir ömür sürmek için yapman gereken tek şey kendine güvenmen ve harekete geçmen aslında. O beklediğin güzel günler ancak böyle geliyor, bunu yeni anlıyorum.

İki büyük şey öğrendim ben senden bu sene. Birincisi, şer, hayrıyla beraber gerçekten gelebiliyormuş. Henüz genelleyecek kadar bilge biri olamadım ama kötü görünen olayların başka bir yönüne bakabilir, sen bakamasan dahi hayat senin gözüne zorla sokabilirmiş. İkincisi ve en önemlisi de, yaşamın hareketi sevdiği gerçeğiymiş. Sen bir şey yaptığında, büyük veya küçük, o mutlaka karşılığını veriyormuş. Hatta öyle cömertmiş ki hayat, hiç beklemediğin şansları önüne dizebiliyormuş. Tek istediği, senden gelecek bir adımmış.

Demem o ki, sen bize bu sene çok şey anlatmaya çalıştın sevgili 2o16. Hepsini anlamamışızdır eminim ama üzerimizde emeğin az değil, bunu bil istedim.

Teşekkür ederim.

Ocak, 2017

tumblr_mqc3hp4vpq1rc0xqao2_500